İdris Cevahir

İdris Cevahir

10.11.2016 idriscevahir@milligazete.com.tr @ RSS

Sesli Köşe Yazısı


Düzen ve Değişim

 
Kavramlar iltizamları ile birlikte var olur. Yani kavramların söylenme biçimleri ve vasatları paranteze alındığında taşıdığı ikincil anlamlar vardır. Annelik kavramı kendi içerisinde evladı iktiza ettiği gibi düzen kavramı da insan zihninde olumlu bir anlam uyandırır. Ayık bir zihinle bakıldığında düzen kavramının uyandırmış olduğu olumlu mana, istikrar anlamına tekabül eder. Evet, istikrar içinde olmak önemlidir ve olumlu bir anlama işaret eder. Ne var ki istikrar olması gereken, düzenin zatı değildir. İstikrar, düzenin zamanla ilişkisini ifade eder. Bu cihetten istikrar arazdır. 
 
Modern dönemlerde sıkça kullanılan algı kavramı tam bu noktada işe karışır. Hâkim güçler meselenin temelden tartışılmasını engellemek için suni algılar oluşturur. Bu algılar zamanla cevherin yerini alır ve gerçekle insan arasında aşılması zor yapay duvarlar inşa eder. Bu hâkim güç kavramı da bir yanılsama ortaya çıkarabilir. Hâkim güç hem dışa işaret eden bir anlamı taşır hem de nefis dikkate alındığında kişinin kendisini yöneten güce işaret eden bir anlamı barındırır.
 
Türkiye özelinde değerlendirdiğimizde var olan düzenin devamlılığını savunan insanların en önemli dayanağının istikrarın sürekliliği talebi olduğunu görürüz.  Çünkü bu talep kendi menfaatlerinin sürekliliğinin talebi anlamına gelmektedir. Kendi menfaatlerinin devam etmesi durumunda istikrarını istedikleri düzenin nasıl olduğu ve nelere mal olduğunun hiçbir anlamı yoktur. Süreç içerisinde kendi beslenenlerini oluşturan düzenle kurdukları gayri ahlaki bağ, düzeni ayakta tutmaları için düzen destekçilerini birer kurşun asker haline dönüştürmektedir. 
Yakın tarihimizde yukarıdaki teorik tespitler Türk siyaset tarihinde kendisine yer edinmiştir. Uzun süredir siyasi reklamların ve propagandaların ana vaadi ya istikrar getirmek yahut istikrar vaat etmektir. Yahut iktidarını kaybettiklerinde ülkenin istikrarsızlığa düşeceği tehdidi veya kendilerine dokunulduğunda meselenin ülkeyi istikrarsızlığa iteceği tehdidi, daima siyasi söylemlerde yerini bulur.  Bu noktadan hareketle Türk siyasi partilerinin ekseriyetini düzenle problemli olmayan istikrar partisi olarak tanımlayabiliriz.
 
 Oysa tartışılması gereken mesele istikrar değil istikrarını istediğimiz düzenin mahiyeti olmalıdır. Yani meseleye temelden yaklaşmamız gerekmektedir. Türkiye’de var olan düzen elbette yerleşik dünya düzeninden bağımsız olarak düşünülemez. Dünya yaklaşık 300 yılı aşkın bir süredir Siyonizm belası ile karşı karşıyadır. Bu bela bütün insanlığa karşı suç işlemekte ve insanlığı her yönü ile sömürmektedir. Bütün kurumlar, bütün sistemler, bütün seçimler bu beladan eser taşır. Kimi tamamı ile bu belaya duçar olmuş kimisi ise kronik hastalık seviyesinde kalmıştır. Ne kadar olursa olsun bu gün var olan siyasal ve ekonomik düzen belalıdır ve bir an önce bu beladan arındırılması yahut yeni bir sistemin kurulması gerekmekledir. Yani mesele düzenin istikrarı değil mesele düzenin değişmesidir.
 
Türkiye özelinde düzen meselesi dikkate alındığında bir değişim talebi, sessiz yığınlar tarafından sessiz çığlıklar eşliğinde dile getirilmeye başlandı. İlkelerin belirleyici olmadığı bir düzenin var olduğu ülkemizde düzenin değişmesi kaçınılmaz bir gerçekliktir. Düzenler devamlılıklarını ahlak ile sürdürür. Ahlaki ilkelerde oluşan bir zaaf yahut bir gevşeme ileriki zamanlarda telafisi mümkün olmayan sosyal çöküşlere neden olur. Var olan düzen; adam kayırmacılık, keyfilik, servetin bir grubun elinde birikmesi, istişareye önem vermeme ve düşmanlıkta aşırıcılık gibi birçok noktada ahlaki ilkelerini kaybetmiş durumdadır. Bu kaybediş düzenin destekçilerini her gün bir algı oluşturmaya itiyor. Gerçeklik algı ile kapatılmak isteniyor. Düzenin nasıl olduğunu sorgulamaksızın istikrar için sürekli bir heyecan oluşturulmaya çalışılıyor.
 
Ne olursa olsun düzenin değişmesi mukadderdir. Çünkü gerçeklik kendisini örtmeye çalışan yalanlara karşı yakıcı, kendisini engellemeye çalışanlara karşı yıkıcı, kendisini kucaklayanlara karşı ise yapıcıdır. Gerçekliğin yapıcılığa dönüşebilmesi için adaletli bir düzenin olması gerekir. Kuvvetin değil Hakkın üstün olduğu, mazluma din, dil, ırk sorularının sorulmadığı, rahmetin öncelendiği, faizin ve faizci kafanın reddedildiği, acının taksim edilmediği ve en önemlisi de önce ahlak ve maneviyat ilkesinin daima gözetildiği bir düzende ancak gerçeklik yapıcılığa dönüşebilir. Çünkü her hakikat bir vasatta zuhura çıkar. Gerçekliğin ortaya çıkacağı vasat ise kuşkusuz adil düzendir.
 
Gerçeklik ve buna bağlı olarak doğruluk evrenseldir. Gerçekliğin kendisi değişmez. Ancak değişim öyle ya da böyle gerçekliği dikkate alarak olur. “Böyle Gelmiş Böyle Gitmeyecek Bu Düzen Değişecek!” söylemi meseleyi algılar üzerinden değil Temel’den ele alan bir zihnin varlığına işarettir. Bu işaret binlere ve milyonlara ulaştıkça gerçeklik kendisini gösterecektir. Düzenin değişmesi nasıl mukadder ise düzeni değiştirmeye talip olmak, meseleyi Temel’den ele almak da o derece mukaddestir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

TÜM YAZILARI