Mustafa Kasadar

Mustafa Kasadar

19.12.2016 mustafakasadar@milligazete.com.tr @ RSS

Sesli Köşe Yazısı


Ehl-i sünnet bir mezhep değil islam’ın bütünüdür

Mezheplerin ortaya çıkmasının tarihi seyrine baktığımızda Müslümanlar Allah Resulü ve sahabelerin inandığı ve yaşadığı şekilde dini hayatlarını sürdürürlerken -ortaya çıkan bazı yeni olaylar ve felsefi tartışmalar neticesi- bu yaşanılan İslami anlayışa ters düşen, çelişen bazı görüşler ortaya çıkmış ve bunlar zamanla taraftar bulmuştur. Bu sonradan ortaya çıkan düşünce ve iddia sahipleri daha önce dinde olmayan bir takım yeni görüşler ileri sürdükleri, İslam’a yeni şeyler sokmaya, eklemeye çalıştıkları için haliyle bid’at ehli yani sonradan ortaya çıkan fırkalar olarak isimlendirilmişlerdir. Nitekim Resulûllah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kim bizim bu dinimizde ondan olmayan bir şey ortaya çıkarırsa, o şey kabul edilmez.” (Buhari, Sulh 5; Müslim, Akdiye 17,18). “Muhakkak ki, sözlerin en güzeli Allah’ın kitabıdır. Hedyin/yol gösterici rehberlerin en güzeli, (Hz.) Muhammed’in rehberliğidir. İşlerin en kötüsü sonradan icat edilenlerdir (bid’atlardır). Her bid’at dalalettir/sapıklıktır.” (Müslim, Cuma, 13).
 
Bu sonradan ortaya çıkan fırkalar özellikle kader, cebir, insanın fiilleri, halk (yaratılış),  mürtekibi kebirenin (büyük günah işleyenlerin) durumu ve benzeri konularda Kur’an-ı Kerim, Sünnet-i Nebeviyye ve sahabe kavillerinde yer almayan ve onlara aykırı düşen bir şekilde fikirler ortaya sürmüşlerdir. Bu fikir ve inanışlar giderek yayılınca bunlara karşı İslam’ın özünün korunması zarureti ortaya çıktı. İşte bundan sonradır ki başta müçtehit imamlarımız olmak üzere âlimler harekete geçtiler ve bu sapık akımlara karşı özü muhafazaya çalıştılar ve hatta bu uğurda birçokları çile çektiler, işkencelere maruz kaldılar. İşte bu özü, aslı muhafaza amaçlı çaba sarf edenler Ehl-i Sünnet olarak isimlendirilmişlerdir. Bir nevi daha önce var olan müsemmaya isim konmuştur. Demek ki Ehl-i Sünnet mensupları ana eksenden sapan, sırat-ı müstakimden ayrılan bir fırka, bir mezhep değil aksine var olan ve bu tartışmaların başladığı noktada bütün Müslümanlarca inanılıp yaşanılan İslam’ı korumak isteyen, Allah Resulünden gelen ilmi mirası muhafaza etmeye ve savunmaya çalışanlardır. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet bir mezhep değil İslam’ın ta kendisi ve bütünüdür. Sırat-ı müstakimdir, dosdoğru yoldur.
 
Bid’at ehli fırkalar ya da diğer adıyla fırka-i dâlle olan yani ana yoldan, sırat-ı müstakimden sapan Şiiler, Hariciler, Mu’tezililer ve benzerlerinin inanış ve yaşayışları bu dosdoğru yol ile uyumlu olduğu ölçüde makbul, sapma oranınca da merduddur. Burada ölçü elbette ki İslam’ın iki ana kaynağı Kur’an ve sünnettir. Kur’an-ı Kerim’i ve Sünnet-i Nebeviyyeyi günümüze ulaştıran ve batıl tevil ve yorumlarla hükmünün işlevsiz kılınmasına müsaade etmeyen ise Ehl-i Sünnet’tir. O halde gerek geçmişte ortaya çıkmış bu sapık fırkaları ve gerekse çağımızda ortaya çıkan ve Müslümanların dini inanış ve yaşayışlarına etki eden laiklik, demokrasi ve benzeri konular hakkında konuşurken Ehl-i Sünnet’in muhafaza ettiği, koruduğu sırat-ı müstakim ölçülerine göre hüküm veririz. İçinde yaşadığımız şu çok karmaşık dönemde bu sapık fırkaların özellikle de Şiilerin kara propagandalarına aldanarak bazı kardeşlerimizin,  “Resulûllah devrinde ehli sünnet mi vardı” şeklinde itirazda bulunmaları derin bir gafletin ürünü tam bir saçmalıktır. Bu kardeşlerimize sözümüz, “Evet vardı ama o isimle henüz anılmıyordu” olacaktır. Çünkü Ehl-i Sünnet adından da anlaşıldığı gibi Sünnet-i Nebeviyyeyi koruyan, taassub ve öfkeyle hareket etmeyen, bütün sahabelerden Resulûllahın bıraktığı ilmi mirası alıp kayda geçiren, bu ilmi mirasa hiçbir şey eklemeyen ve hiçbir şey çıkarmayan ve nasları (ayet ve hadisleri) batıl tevil ve yorumlarla kendi heva ve heveslerine göre yorumlamayanlardır. O halde Ehl-i Sünnet dendiğinde -eksiksiz ve ziyadesiz olarak- İslam anlaşılır. 
Ehl-i Sünnet’in kendi içinde var olan iç mezheplere gelince bu gün yaşayan dört fıkhi mezhep ve iki de itikadi mezhep vardır. İslam bu mezheplerin tümüdür. Ehl-i Sünnet’in kendi içerisindeki bu ayrılıkları nasları batıl teviller ve yorumlarla eğip bükmeden ilmi kriterler muvacehesinde değerlendirme neticesi kaçınılmaz olarak ortaya çıkmıştır. Aralarındaki ihtilafların mutlaka Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Nebeviyyeden geçerli bir delilleri vardır. Zaten bu ihtilaflar temel meselelerde değil teferruattadır. 
 
Ebû Hüreyre radıyallahuanhdan rivayet edildiğine göre Resulûllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İstemeyenler dışında, ümmetimin tamamı cennete girer.” Bunun üzerine, “Ey Allah’ın elçisi, cennete girmeyi kim istemez ki?” denildi. Resulûllah (S.A.V.), “Bana itaat edenler cennete girer, bana karşı gelenler cenneti istememiş demektir” buyurdu.  (Buhârî, İ’tisâm 2).
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

TÜM YAZILARI