Meryem Nida

Meryem Nida

29.12.2016 meryemnida@milligazete.com.tr @ RSS

Sesli Köşe Yazısı


Frekansınızı ayarlayın

Firavun’un sarayında özel hizmetlisi, kuaförü... Hiçbir dini bilgisi yok... Hiçbir sohbette bulunmamış... Hiçbir akaid kitabı okumamış... Kulağına yeryüzünün en zalim ve en gaddar şeytanının sesinden başka bir ses de ulaşmamış...
 
Bir gün, kızının saçını tararken tarağı yere düşürünce eğilip “Bismillah”  diyerek tarağı aldığında kızın dikkatini çekmesi ve “Senin babamdan başka Allahın mı var” diye sorması üzerine “Evet, benim de senin de babanın da Rabbi Allah’tır” cevabını vererek imanı deşifre olmuş. Bunu duyan Firavunun koca bir kazana yağ koydurup iyice kızartması ve kadından sözünü geri alması eğer almazsa önce üç çocuğunu sonra da kendisini bu kazana atacağını söylemesi üzerine sözünü geri almayarak Firavun’dan sadece “Biz yanınca kemiklerimizi aynı yere göm ki çocuklarımdan ayrılmayayım” isteğinde bulunmuş...
 
“Tamam” diyen Firavun başlamış tek tek çocuklarını kazana atmaya. En son kundağıyla kucağında tuttuğu bebeği ve kendine sıra gelince bir an tereddüt etse de bebeğin dile gelip “Anne korkma, atla” demesi üzerine tereddüdünü giderip kızgın yağ dolu kazana atlayarak şehid olmuş ve bu manzarayı gören Asiye anamızın da iman etmesine vesile olmuş!
 
İşte bu olaydan binlerce yıl sonra Allah Rasûlu Miraç yolculuğunda Cebrail ile dolaşırken burnuna gelen o güzel koku üzerine kokunun ne olduğunu sorduğunda Cebrail Aleyhisselam O’na “Bu Firavun’un kuaförü olan kadının yanık kokusudur” cevabını vermiş...
 
Koyabiliyor muyuz kendimizi o annenin yerine? O kızgın yağa değil atlama sadece bakma cesaretini bulabiliyor muyuz kendimizde? Yoksa “Keşke imanını gizleyip kendini de çocuklarını da kurtarsaydı” diye akıl mı yürütüyoruz?... 
 
Muhtemelen sık sık hepimizin aklına gelen ve kendimize cevabını bir türlü veremediğimiz, yıllarca düşündüğümüz halde çözümünü bulamadığımız ve her böylesi kıssada bir kez daha başımızı ellerimizin arasına alıp bizi düşünmeye iten bir sorun bu, değil mi?
 
Neden onlar gibi olamıyoruz? Neden ashabı kiram gibi olamıyor, neden birçok Kur’an ve hadise konu olan mücahid ve mücahideler gibi kendimizi Allah’a adayamıyor, neden “İman ettik” dediğimiz halde dimdik, yamulmadan duramıyor ve neden imanımızın tadını alamıyoruz?
 
Bilgi ve birikim olarak kendimizi onlarla kıyaslamak durumunda olduğumuzda, bizim sadece yaz Kur’an kurslarına giden çocuklarımızın bile, cennete kanatlanıp uçan birçok şehidden daha fazla İslamî bilgisi olduğunu görüyoruz.
 
Bizler İmam Hatip okullarında, ilahiyat fakültelerinde dini eğitim alıp yüksek lisanslar yaparken ve hatta alanımızda tezler hazırlayıp kitaplar yazacak kadar bilgi sahibi olmuşken, Allah’a adanmışlığıyla O’nun rızasına erişmiş pek çok örneğin Kelime-i şehadeti bile ezbere bilmeden Allah’a kavuştuğuna şahit oluyoruz.
 
Bizim daha doğar doğmaz kulaklarımıza beş vakit ezan dolarken, küfrün sesinden başka bir şey işitmediği, din adına bir sohbet dinlemediği halde destanlar yazdıran bir şehadetle Rabbine koşan nice insanların iman dolu hayatlarını okuyoruz.
 
Onların birkaç günlük bilgiyle sahip oldukları imanları onları arşa taşırken, bizim bebekliğimizde öğrenmeye başladığımız imanımız, yerimize çakılıp kalmamıza neden oluyor. Zira biz frekansımıza başka seslerin karışmasına izin veriyoruz. Onlar frekanslarını yalnızca Rablerine ayarlamışken biz çok fazla etrafa ve nefsimize kulak veriyor ve imanımızı köreltiyoruz.
 
Onlar “Allah ve Rasulunden başkasını istemem” dedikleri ve bunu tüm yaşantılarıyla da ispat ettikleri halde biz kâğıt üzerinde olan bir imandan ötesine geçemiyoruz!
Öyle olmasaydı her sene bu vakitlerde hâlâ yılbaşı kutlamanın haram olduğunu konuşuyor olur muyduk? Öyle olmasaydı “Yalnızca Rabbim ve Rasûlum” dedikten sonra kalbimize binlerce kapı açıp başka başka sevgiler yerleştiriyor olur muyduk? “Sadece bir kutlama ne olacak ki” açıklamaları getirmeye kalkışmadan “İman ettim dedimse eğer Firavunların tüm adet ve uygulamalarını reddediyorum” diye haykırmaz mıydık? Kalplerimizde tüm Firavunî sistemlere karşı en ufak bir meyil olmasındansa kızgın yağlara atlamayı tercih etmez miydik? Faizi elimizin tersiyle itmez miydik. Harama bakmaktan haya etmez miydik. Cihadı alnımızın çatına vurmaz mıydık. Zamanımızın tağutlarına savaş açmaz mıydık...
 
Evet, artık onları sadece bir masalmış gibi dinlemeyi bırakmalı ve kendi frekanslarımızı da onların yaptığı gibi yalnızca Rabbimiz ve Rasulümüze göre ayarlamalıyız.
 
Sınırlarımızı çok iyi bilmeli ve korumalıyız. Bu yüzden “Leküm diniküm veliyedin” haykırışını namazlarımızda okumanın yanında hayat standardımız haline getirmeliyiz.
Öyle ya, bizim dinimiz bize onların dini onlaradır! Öyle ya, ne biz onların taptıklarına tapacak ve ne de onlar bizim inandığımız tek Allah’a inanacaktır! Ne biz onların adet ve göreneklerine sempati besleyecek ve ne de onlar bize yakınlık hissedecektir.
 
Bu ayrım, zalim ve kâfirlerle olan bu kesin zıtlaşma bizim tüm hayatımıza yansıması gereken bir frekans ayarıdır ve biz bunu yapmadığımız müddetçe de aynı konuşmaları yapmaya mecbur kalacağızdır!
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

TÜM YAZILARI