Prof. Dr. M.Seyfettin Erol

Prof. Dr. M.Seyfettin Erol

12.01.2017 mehmetseyfettinerol@milligazete.com.tr @ RSS

Sesli Köşe Yazısı


Şatolar Yıkılırken İstanbul Kalesini İnşa Etmek!

Türkiye açısından iç ve dış politikada fazlasıyla kritik sayılabilecek bir dönemden geçiyoruz. Bir taraftan yeni dünya ya da Yalta Süreci’nde güçlü bir şekilde yer almaya yönelik olarak diplomatik süreçler ve onun tamamlayıcısı niteliğindeki askeri operasyonlar tüm hızıyla devam ederken; diğer taraftan da yeni anayasa ve başkanlık tartışmalarında artık son dönemece girilmiş görünüyor. 
 
Dolayısıyla, Türkiye açısından tam manasıyla bir kırılma noktası söz konusu. Eğer bu aşılabilirse, Türkiye yeni dünyada Türk-İslam dünyası adına çok daha güçlü bir şekilde yerini alabilecek. Bundan hiç kimsenin en ufak bir tereddüdü olmasın. Yeter ki kendimize güvenelim ve en ufak bir dalgada dağılmayalım.
 
Biz içeriden meseleyi belki net olarak göremiyoruz ve bundan dolayı da gerçek gücümüzün farkında değiliz. Bu, biraz da atlatamadığımız son iki yüz yıllık trajedinin ve bunun sonucunda ortaya çıkan kompleksin, özgüven sorununun sonucu olarak da değerlendirilebilir. Ama dışarısı bizdeki öze dönüş ve emanete sahiplenme niyetimizin gayet net farkında ve bundan ötürü tüm hatlarıyla saldırıyor. 
 
Beklentileri, daha önce de olduğu gibi bizim sorunu ve çözüm yollarını yine sadece içimizde görmemiz ve kendimizle hesaplaşmamız noktasında. Batının ve bize dost görünenlerin hesabı bu! Dolayısıyla onların bu beklentilerini boşa çıkarmak ve bu anlayış üzerine inşa ettikleri oyunlarını bozmak gerekiyor. Bunun için de, burada bazı şeylerin adını doğru koyabilmek, tanımlamaları ve okumaları yerinde yapabilmek büyük bir önem arz ediyor. Aksi takdirde hatalı teşhis, ölümcül bir tedavi süreci ile eşdeğer olacaktır ki, bunu hiçbirimiz istemeyiz.
 
Öncelikle, şu an ülke olarak içinde bulunduğumuz kriz her ne kadar konjonktürel gibi görünse de, aslında bunu adı bal gibi de yapısal kriz. Bunu her şeyden önce birer vatandaş ve aydın olarak artık görmemiz gerekiyor. Ve bu krizin temel çıkış noktası da uluslararası sistemdeki belirsizlik, tek taraflı inşa sürecine karşı gösterilen direnç ve bu bağlamda yaşanan güç mücadelesi olarak ifade edilebilir.
 
Çivisi Çıkmış Dünyada Ezberleri Bozma Zamanı
Bir diğer önemli husus ise, çivisi çıkmış dünyada mevcut tüm dengeler bozulmakta, düne kadar örnek gösterilen ve özü itibarıyla tek bir dünyayı hedefleyen “birlikler” bir bir dağılmakta. Bundan ötürü tüm ülkeler bu süreçten doğrudan ya da dolaylı bir şekilde etkilenmektedir. 
 
Krizin en fazla vurduğu yerler ise, bu yeni dünya düzeninde bir şeylere, gelecek adına talip olan ülkeler ve onların yakın çevreleri. Buna, en büyük “talip ülke” de dâhil. Nitekim o da kendi içerisinde bir hesaplaşma dönemine girmiş durumda. Yeni süreçte her bir devlet kendi tarihsel kodlarına uygun bir dönüşün içerisinde. Dolayısıyla yeni bir formülasyon-inşa süreci ile karşı karşıyayız ve bundan ötürü de tüm ezberleri bozma vakti. 
 
En güvenli kalelerin artık yolgeçen hanına dönmeye başlaması, bu yeni dönemin en tipik göstergesi. Örnek mi? Avrupa Birliği Kalesi! Bundan daha iyi, güncel, somut bir örnek olabilir mi? Mülteci akını ile baş edemeyen ve bu bağlamda doğrudan-dolaylı etkileriyle milli güvenlik sorunları yaşamaya başlayan bir Avrupa ile karşı karşıyayız. 
 
Bir taraftan sözde değerleri, diğer taraftan yüzleşmek zorunda kaldığı realiteleri… Ve bunun sonucunda bocalayan, çözüm üretemeyen, çözümü dağılmakta ve ırkçılık, yabancı düşmanlığı, İslamofobia, klasik sömürgecilik gibi hastalıklı genetik kodlarına dönmekte bulan bir Avrupa. 
 
İngiltere niçin ayrılma kararı aldı sanıyorsunuz? Bu kervana Fransa ve diğerlerinin katılmasının ardında sizce hangi gerekçeler yatıyor? Hiç düşündünüz mü? Söyleyeyim: Koskoca bir acziyet! Ekonomik devin aslında koskoca bir cüce olduğu 2008’de, güvenlik olarak bir hiç olduğu 2011’de, siyaseten de etkisiz eleman olduğu ve kendi içerisindeki üyeleri bile içinde tutamaz bir hale geldiği 2016’da anlaşıldı. 
 
Birlik noktasında ortak bir karar çıkartılamaması, alınan kararların hayata geçirilememesi, krizlere bırakın çözüm bulmayı daha da derinleştirmesi, AB’yi her koyunun kendi bacağından asılacağı bir döneme sokmuş durumda. Bir diğer ifadeyle, Avrupa açısından aşamalı bir dağılma ve bunun sonucunda ulus-devletlere dönüş süreci başladı diyebiliriz.
 
Batı Hikâyesinde Son: Tak Sepeti Koluna, Herkes kendi Yoluna…
Dağılan sadece Avrupa birliği mi? Hayır! Dağılmakta-bölünmekte olan Batı’nın ta kendisi! Nitekim ABD-AB arasındaki ayrışmanın ve bu noktada örtülü operasyonların zirve yaptığı bir dönemden geçiyoruz. ABD-Almanya arasında yaşananları başka türlü izah etmek mümkün değil. Başka izahlar, Mars’ta yaşamak ile eşdeğer olacaktır.
 
Zira başta Almanya olmak üzere, AB içindeki yeni dinamikler ABD’ye; “artık yeni bir dünya inşa süreci içindeyiz, Soğuk Savaş bitti, dolayısıyla da Soğuk Savaş artığı olan ABD patentli AB’nin (ABD AB’si) raf ömrü doldu. Gerekirse biz kendi birliğimizi kendimiz inşa ederiz” mesajı veriyor. Bunun öz Türkçesi yukarıdaki ara başlıkta ifade edildiği gibi…
 
Batı dünyasının dağılması bir yandan iyi, diğer yandan ise kötü! Çünkü dağılan her bir güç bir şekilde Türkiye’yi domine etmeye, yanına çekmeye çalışıyor. Bunun için düne kadar yatırım yaptığı, beslediği, devşirdiği elindeki her bir aracı seferber ediyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu zorluğun en büyük nedenlerinden birisi de zaten bu. 
 
Dolayısıyla, içinde yaşadığımız durumu kendi iç dinamiklerimizle izah etmeye kalkmak ve durumu sadece Türkiye’ye özgü bir kriz olarak değerlendirmek çok doğru bir analiz olmaz. O yüzden Türkiye üzerinde yürütülen algı operasyonunu akamete uğratmak ve buna yönelik bir tutum içerisinde olmak kaçınılmaz. Aksi takdirde, Türk-İslam dünyasının en büyük beklentisi olan “Güçlü İstanbul Projesi”ni bir yüz yıl daha ertelememiz gerekir.
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

TÜM YAZILARI