Meryem Nida

Meryem Nida

24.11.2016 meryemnida@milligazete.com.tr @ RSS

Sesli Köşe Yazısı


Tamamla bizi Ya Resulûllah

Dünya üzerinde yaşadığımız sıkıntıları düşündüğümüzde yahut hem toplumsal anlamda hem de bireysel anlamda işlenen suçlara baktığımızda hepsinin ahlâk yoksunluğundan kaynaklandığını görebiliriz. Bu yüzden güzel ahlâka her şeyden fazla önem verilmiştir dinimizde.
“Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” (Muvatta, Husnü’l-Hulk: 1; Müsned-i Ahmed İbn Hanbel, 8595) diyen bir Resulümüz ve O’na hitaben, “Sen yüce bir ahlâk üzeresin” (Kalem Suresi: 4) diyen bir Rabbimiz var. Peki, eğer ki O (S.A.V.) yüce bir ahlâk üzereyse kimin ahlakını tamamlamak üzere gönderildi acaba?..
 
Bir topluluk düşünün, içkiden başını kaldırmayan, kadınlarına insan muamelesi yapmayan, kız çocukları olduğu zaman bunu bir lanet sebebi olarak gören ve onları utançlarından diri diri toprağa gömen, birbirinin hakkını gasp eden, güçlü olanın güçsüz olanı ezme hakkının olduğu zannedilen, zinanın, terazide ölçüsüzlüğün ayyuka çıktığı, anne, baba, evlat rızasının gözetilmediği bir köle-efendi düzeni...
 
İşte bu kavmin insanları, kendilerine gönderilen elçilerinin ahlaklarını tamamlamasına izin verdikleri için tam 23 yılda meleklerle yarışır bir hale geldi. Bu elbette kolay bir şey değildi. Yaptıkları pek çok şeyin yanlış olduğunu söyleyen, her hareketlerini uyaran ve onlara yepyeni bir din getiren biri vardı karşılarında. Ama hiç gocunmadılar, hiç yadırgamadılar. Bir an bile “ama” demeyip “amenna” dediler.
 
Bazen kılık kıyafetlerine müdahale etti efendileri. Elbiselerinin boyunu uzatmalarını, saçlarını ve sakallarını düzenlemelerini söyledi, ikiletmediler. Mezar kazanlara, “Düzgün kazın, Müslüman yaptığı işi güzel yapar” dedi, düzelttiler. “Seslerinizi kısın” dedi, kıstılar. “Kız çocuk cennet sebebidir” dedi, bağırlarına bastılar...
 
Her şeyin iyisini, ahlakın güzelini öğrendiler İki Cihan Güneşi’nden. Öfkelerine sınır getirmeyi öğrendiler. İmanından önce onunla aynı sokaktan geçilmeye korkulan Ömer’e, imanından sonra bir mehir hükmünü açıklarken kadınlar itiraz edebilir ve hakkını arayabilir duruma geldi.
Yemek yeme adabını öğretti. Tıka basa karınlarını doyuran insanlar birkaç lokma ile doyabilir hale geldi. Kadınla erkeğin farklı olması gerektiğini öğretti ve erkeklere fiziken de zarar verdiğini şimdi şimdi öğrendiğimiz bazı şeyleri yasak etti. Bu yüzden, “Ben bunu yasaklamadım mı” diye altın yüzüğü yere atılan kişi, “Ben Resulümün attığını bir daha almam” diyerek tenezzül etmedi.
 
İyi bir eş, iyi bir baba ahlakını öğretti. Eşlere nasıl muhabbet beslenir, çocuklar nasıl sevilir, torunlarla nasıl eğlenilir onun yolunu gösterdi. Cihada âşık etti, infakı sevdirdi. Kadınlara kadın gibi olmayı, erkeklere erkek gibi durmayı öğretti. Ve O’nu izleyenler, kendilerini tamamen O’nun eline bırakarak huylarını, ahlaklarını değiştirildiler. En sertleri, kayalar gibi inatçı olanları bile Resullerinin elinde, şekil verilmeyi bekleyen yumuşak hamurlar haline geldi.
 
Bu netice, hangisini takip edersek Efendimizi bulacağımız bu sonuç, onların Allah Resulünün sünnetine olan bağlılıklarından kaynaklanan bir başarıydı.
 
Peki ya bizler? Bizler de O’nun ümmeti değil miyiz? O bizim de ahlakımızı tamamlamak için gelmedi mi? O halde soralım kendimize, bizim sünnetle olan bağımız ne?
 
Biz sünneti sadece suyu oturarak içmekten ibaret mi sayıyoruz? Hadislerin bizim hayatımızdaki yeri yalnızca, kurs sonu müsameresinde ezberlediği üç beş hadisle gösteri yapan çocuğumuzu kayda almak ve bununla övünmek mi?
 
Biz hadisleri yalnızca gerekli zamanlarda mı kullanıyoruz? Mesela; sosyal medyada yapacağımız bir paylaşımda Yahudi ve Hıristiyanlarla dost olduklarını söyleyenleri kıyasıya eleştirirken, onların bir âdeti olan doğum günlerini kutlamaktan asla gocunmuyor muyuz? Mesela, “Bu zamanda faizsiz olmaz” diyenlere nefretlerimizi bildirip “Ayet ve hadisler çağa göre değişmez” derken, kadınların 90 km sınırını nasıl kendimize ve çağa göre esnetebiliyoruz?
 
Sözde Allah Resulünü çok seviyoruz da ondan mı kadınlara dair hükümleri açıklayan hadislere öcü gibi bakıyor ve tahammül edemiyoruz? O’nun emirlerine çok bağlıyız da ondan mı pek çok şeyi kadınlarımız üzerine yıkmaktan çekinmiyor ve onlardan sevgi ve merhametimizi esirgiyoruz? “Allah senin kalbine merhameti koymamışsa ben ne yapayım” deyişi kulaklarımızı çınlatmıyor mu ki çocuklarımıza işlerimizden zaman ayırıp muhabbetimizi gösteremiyoruz? “Cenneti Uhud’un eteklerinde görüyorum” der demez meydana atılan cennetlikleri görmüyoruz da o yüzden mi cihattan kaçıyoruz? İnfak edenlere cenneti müjdelediğini bilmiyoruz da  onun için mi bir hayır işlemekten imtina ediyoruz?..
Ya da şöyle soralım, eğer onlar Allah Resulünü adım adım izlememiş ve tüm hayatlarını O’na, yani İslam’a göre düzenlememiş olsaydı, bu din bu güne kadar böyle tertemiz ve berrak bir şekilde aktarılabilir miydi?
 
Eğer cevabımız “hayır”sa bilelim ki onlar emaneti en güzel şekilde taşıdılar ve bizlere kadar aktardılar. Şimdi bu kutsal yük bizlerin omuzlarında ve bir sonraki nesle bizim yaşantımızdan da bir şeyler eklenerek geçecek. Allah’ın dini kıyamete dek koruma altındadır elbette ama yeni nesil bizim bir türlü düzeltemediğimiz yanlışlarımızla, üzerinde durmadığımız ve artık bize doğru gibi gelen hatalarımızla birlikte öğrenecek bu dini.
Ve bizler 1400 yıl önce yaşanan cahiliyenin karanlığından daha beter durumda olan çağımızda Ebubekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler, Aişeler, Fatımalar olmaya gayret göstermezsek, her bir sahabe gibi kendimizi Allah Resulünün ellerine bırakarak, “Ahlakımızı tamamla ya Resulûllah” demezsek, sünnet ve hadislere direk kendimizi muhatap bilip yolumuza ışık etmezsek, bozulan bir neslin vebalini yüklendiğimiz ruhlarımızla, onlarla aynı cenneti paylaşamayız maazallah!
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

TÜM YAZILARI